Friday, March 27, 2009

Bu aşk acısı değil, fil !


Bir cumartesi gecesi... Vapurun en üstünde, açık bölümde ben hariç 20 belki 25 kişi var. Hava biraz soğuk ama İstanbul havası, bu yüzden kimse şikayetçi değil halinden. Herkesin yüzünde ufak da olsa bir tebessüm var sanki; en yorgun görünenler bile kapalı gözlerinin altında bir yerlerde gülümsüyor. Eğlenceden dönen gruplardaki, saçları en az 2 saatte yapılmış kadınlar bile, azgın boğaz rüzgarının, saçlarının şeklini bozmasına aldırış etmeden, bağıra çağıra gazinoda bıraktıkları yerden devam ediyorlar şarkı söylemeye. Sevgililer parmakları birbirine dolanmış bir halde otururken, yaşlı çiftler omuzlarına koydukları bir şala ortak olup ısınmaya çalışıyorlar. Bense ceketimin düğmelerini iliklemiş, kazağımın yakasını dudaklarıma kadar çekmiş, bir İstanbul boğazına, bir de vapurdaki insanlara bakıyorum. Şu anda, buraya yakışmayan tek şey benmişim gibi duruyor. Vapur sarsıldıkça, karşımda oturan çiftin bavulu ayaklarına çarpıyor. Nasıl da dansediyor dalgalarla, şuna bak! O bile benden daha neşeli. Sonra kendi çantama bakıyorum. Kıpırdamıyor bile. İçimdeki ızdırap ona da sinmiş. Herkes neden benden daha mutlu? Neden illâki bu gece?
Uzaktaki bir martının sesi karışıyor hatıralarıma ve birden alıyorum sorumun cevabını bir meleğin tanıdık sesinden:

“Hani yeni bir ayakkabıya ihtiyacın olduğunda, sokakta, iş yerinde, dergilerde gözlerin hep ayakkabılara takılır ya, sanki o insanlar üzerlerine birşey giymemişler gibi, bir çift ayakkabıdan başka... İşte, sen bu gece yalınayaksın.”

Sen bilirdin hep böyle gereksiz şeyleri, öyle değil mi? İnsan psikolojisi hakkındaki merakın okutturuyordu sana, o boş kişisel gelişim kitaplarını. Oradan öğrendiklerini, hep bana satardın, sanki ben çok ilgileniyormuşum gibi... İlgilenmiyorum, anladın mı? Hiç ilgilenmedim. Tanıştığımız gün bile o saçma kitaplardan birini okuyordun. Hem de öyle kendinden geçmiş bir şekilde okuyordun ki, dikkatini çekebilmek için bilinçli olarak kahvemi kitabının üzerine dökmek zorunda kalmıştım. Gözlerini kızgınlıkla bana diktiğinde, iyi bir azar işiteceğimi anlamıştım ya, ayıramamıştım gözlerimi senden. O kadar güzel olmak zorunda mıydın? Hep ensende topladığın sarı saçlarını, neden o gün açmıştın? Keşke hiç tanışmasaydık! Keşke yağmur yağmasaydı o gün! Ben otobüsümü kaçırmasaydım! Ve sen.. O gün, yağmurdan kaçmak için benim oturduğum kafeye sığınmasaydın! Dur bir saniye.. Saçlarını bu yüzden mi açmıştın Zeynep, yağmurda ıslandıkları için mi? Keşke uzaktaki o martı yine bulup çıkarsa sesini hatıralarımdan. Cevaplara değil ama, senin sesini duymaya ihtiyacım var. Eskiden burnuma çektiğim hava, mutluluktan beni coştururken, şimdi çaresizlikten kıvrandırıyor. Artık sadece şarabın kokusunu tanıyorum. O, benim morfinim. Sabahları uyandığım zaman, yatağın diğer yanındaki boşluğu her görüşümde yüreğimin üzerine oturan fili sadece içki kıpırdatıyor yerinden. Sonsuz bir kovalamacanın içindeyim Zeynep. Her gece göndersem de o fili, geri geliyor her gündoğumunda. Gerçi sen seversin filleri, bilirim!

“- Filler hiçbirşeyi unutmazlarmış, biliyor muydun Can?
- Hadi ya! Neden?
- Çünkü beyinleri .............”

Gerisini dinlemedim. Bizim takıma penaltı vermişlerdi. Nereden bilebilirdim, gözlerimi yanlış yerdeki yeşile dikmiş olduğumu? Şimdi hep denizlerdeyim, o zamanları telafi etmek için. Ama sen görüyorsundur beni yukarıdan zaten, değil mi? Melekler her zaman izler seni, derdi annem. Vapurun demirlerine dayanıp da gözlerinin rengindeki denizden bir damla da ellerime gelsin diye çırpındığımı gördüğünde, sakın üzülme. Aksine ben mutlu oluyorum sana birazcık yaklaştığımı düşünerek. Çünkü yatağımızda, günlerce hiçbirşey yapmadan öylece yatmayı da denedim, faydası olmuyor. Tanıştığımız kafeye de uğradım. Dükkan sahibinden kafenin duvarında duran ikimizin resmini istedim. Kırmadı beni. Hani kafenin müdavimlerine bir fotoğraf köşesi yapmışlardı da, sen çok ısrar etmiştin bizim de resmimiz olsun diye. Sen çok güzel çıkmışsın her zamanki gibi, bense bu fikre isteksiz olduğum belli olsun diye, mümkün olabildiğince sahte bir gülümseme takınmışım. O fotoğraf artık bizim evde. Senden kalan kitaplardan birini okuyordum, resmimizi kitap ayracı yaptım...

Şu gazinodan dönen gruptaki kadınlar iyice azıttı. Söyledikleri şarkıları, kendileri bile takip edemiyorlar artık. Kahkahaları tüm vapura yayıldı. Tam istediğim gibi. Ayağına, içi taş dolu bir çanta bağlamış, yalnız bir adamın vapurun kenarında durduğunu, kimse anlayacak halde değil. “İlk tanıştığı günden beri hayran olduğu karısının gözlerinde boğulacak bir adam var burada” diye bağırsam anlamazlar, engel olurlar ebedi saadetime. Sessizce atlayarak, derinlerde kaybolup gitmek en iyisi öyleyse. Tek üzüntüm fil adına. Çok yalnız kalacak...

No comments:

Post a Comment